Bir Hayat Tutuyorum, Bin Hayat İstifa Ediyor

Tan yeri ağır ağır ağarırken, insanlar günün çarkına sıkışmış hayatlarını omuzluyor. Bir imza günü kalabalığında dağılan sesler, eve dönüşün kaçınılmazlığını hatırlatıyor: Hayatta olmak, yara izlerine sahip olmaktır

Özlem Aykar

16.02.2026 14:24:00

Tarih: 16.02.2026 14:24 Güncelleme: 16.02.2026 14:28

Tan yeri dalgın, nazlanır gibi ağarıyor, ağır ağır tırmanıyor gök basamaklarını, usulca. “Yorulmaz mısın hiç?” diyorum, susuyor.. Kuşların şen şakrak melodileriyle uyanıyor doğa birkaç gündür, yolunu mu şaşırdılar yoksa uzamaya başlayan günlerin, özlemle bekledikleri baharın müjdecisi olduğunu mu biliyorlar sakalar? Biliyorlar elbet, herşey vaktine gebe..

Düşülesi yollar var diyerek kendime, soğumaya yüz tutan kahvemin de izniyle çıkıyorum evden. Hava serin, bir naz bir eda yüklü bulutlar, tereddüt içinde yağmur.. Düşünceler arasından geçiyorum, dilsiz sokak taşlarının yüzüne baka baka yürüyen bedenlerin, gözlerden kayıp giden uykunun, izleri peşinde salınan insanların.

Otobüs camlarından dışarıya bakıyor, dalgın yolcular; kıpırtısız, ifadesiz. Yeknesak bir düzenin yılgın ve zorunlu neferleri. Süratle dönmekte olan çarkın dişlerine sıkışan hayatlardan, yaka paça dışarı savrulmayı gözleyenlerin yanı sıra kulaklıklardan dışarı sızan müziklerin ritmiyle salınanlar da yok değil. Onlara bakıp “Gençlik çıkartılmamış omuzlarından, okul ceketlerinden sökülmemiş henüz umut” diye hayıflanan diğerleri de.

Tuğla örülü duvarlara paralel yürüyorum, tuğlaların arkasında yükselen bina pencerelerinin, sırsız camlarının önünden. Yükünü geçmiş yıllara bırakmış, yaşının yükünü sırtlanmış, ölüme şartlanmış durağanlıkta oturuyor biri. Gözgöze içimden, göre göre akışın içinden geçiyorum. Bakarak görmek sorunsalı benim ki. Aklımdan bir hayat tutuyorum, aynı anda bin hayat istifa ediyor. Toplu grev yok, sendika falan hak getire. Çatt diye çarpıyor kapıyı bini birden.

Konuşan zihnimle yetişiyoruz bir kitabın tanıtım ve imza gününe. Coşkulu, hatırı sayılı bir kalabalık; içeride samimi dilekler ve içten tebriklerle koyulaşan sohbet ortamı, kapı önü molalarında mesafesel serzenişler, felsefe, biraz ekonomi, gidilemeyen gidişat, dar boğazlardan mucizevi kurtuluş senaryoları.. Etkinlik sonu gelip çattığında; başlar önde, kurtarılamamış hayatlara dair yalın replikler arkada bırakılıyor birer birer. Kabuktan evlere dağılıyor insanlar, Günler, aylar, yıllar neleri getirir neleri götürür bilinmez ama eninde sonunda o dört duvar arasına dönüyor insan. Kalbinde ki hasarları, aklında ki kırıkları, iç dünyasında durmayan erozyonla eksilerek çoğalan ne varsa süpürüp görünmez bir halının altına, “Eve” dönüyor. Ve gün sonu hasar tespiti için, içe derince çekiliş vakti.

Yaşamak olgusunu sorgulamaktan yorulan zihinlerle ruhlar arası, muhtemelen kısa sürecek bir ateşkes ilanı.

Dağılan kalabalığın ardından, havaya karışmaya yüz tutan seslerin o yakıcı uğultularını süpürüyorum bir kenara. Sükûnet hırkasını giyiniyor mekan, dakikaların kovaladığı saatler azlediyor telaşı.

Sessizliğin hükmü ile uzun uzun daldığım sayfaları; kalemimin altını özenle çizdiği satırla başbaşa bırakıp kapatıyorum. “Hayatta olmak, yara izlerine sahip olmak demektir.”

Gün ve altı çizilen bu cümle, çayın buharına karışırken, kendi defterime not düştüğüm cümleye takılıyorum; “yedi katın yedisi de ayrı ayrı sökülüyor içimizde, söylesene dünya, tenimiz de soyulacak başka ne kaldı ki?”

Dünya basit ve yaşanılası bir küre oysa. İçinde kısa vadeli açılan hesaplarımız bire bin soru koyuyor önümüze ve bir yanlış beş doğruyu götürüyor. Çöküyor tüm taşıyıcı sistemimiz cevaplar arası.

Anlam yıkıntılarının altında elimiz. Uzanıp, sorgucu ruh mevsiminin o kararlı karanlığını benliğimize çekiyoruz mütemadiyen, taşıyoruz. Vadeli hesabımıza veda edene kadar taşıyoruz..



Özlem Aykar


Bir Hayat Tutuyorum, Bin Hayat İstifa Ediyor

Tan yeri ağır ağır ağarırken, insanlar günün çarkına sıkışmış hayatlarını omuzluyor. Bir imza günü kalabalığında dağılan sesler, eve dönüşün kaçınılmazlığını hatırlatıyor: Hayatta olmak, yara izlerine sahip olmaktır


Tan yeri dalgın, nazlanır gibi ağarıyor, ağır ağır tırmanıyor gök basamaklarını, usulca. “Yorulmaz mısın hiç?” diyorum, susuyor.. Kuşların şen şakrak melodileriyle uyanıyor doğa birkaç gündür, yolunu mu şaşırdılar yoksa uzamaya başlayan günlerin, özlemle bekledikleri baharın müjdecisi olduğunu mu biliyorlar sakalar? Biliyorlar elbet, herşey vaktine gebe..

Düşülesi yollar var diyerek kendime, soğumaya yüz tutan kahvemin de izniyle çıkıyorum evden. Hava serin, bir naz bir eda yüklü bulutlar, tereddüt içinde yağmur.. Düşünceler arasından geçiyorum, dilsiz sokak taşlarının yüzüne baka baka yürüyen bedenlerin, gözlerden kayıp giden uykunun, izleri peşinde salınan insanların.

Otobüs camlarından dışarıya bakıyor, dalgın yolcular; kıpırtısız, ifadesiz. Yeknesak bir düzenin yılgın ve zorunlu neferleri. Süratle dönmekte olan çarkın dişlerine sıkışan hayatlardan, yaka paça dışarı savrulmayı gözleyenlerin yanı sıra kulaklıklardan dışarı sızan müziklerin ritmiyle salınanlar da yok değil. Onlara bakıp “Gençlik çıkartılmamış omuzlarından, okul ceketlerinden sökülmemiş henüz umut” diye hayıflanan diğerleri de.

Tuğla örülü duvarlara paralel yürüyorum, tuğlaların arkasında yükselen bina pencerelerinin, sırsız camlarının önünden. Yükünü geçmiş yıllara bırakmış, yaşının yükünü sırtlanmış, ölüme şartlanmış durağanlıkta oturuyor biri. Gözgöze içimden, göre göre akışın içinden geçiyorum. Bakarak görmek sorunsalı benim ki. Aklımdan bir hayat tutuyorum, aynı anda bin hayat istifa ediyor. Toplu grev yok, sendika falan hak getire. Çatt diye çarpıyor kapıyı bini birden.

Konuşan zihnimle yetişiyoruz bir kitabın tanıtım ve imza gününe. Coşkulu, hatırı sayılı bir kalabalık; içeride samimi dilekler ve içten tebriklerle koyulaşan sohbet ortamı, kapı önü molalarında mesafesel serzenişler, felsefe, biraz ekonomi, gidilemeyen gidişat, dar boğazlardan mucizevi kurtuluş senaryoları.. Etkinlik sonu gelip çattığında; başlar önde, kurtarılamamış hayatlara dair yalın replikler arkada bırakılıyor birer birer. Kabuktan evlere dağılıyor insanlar, Günler, aylar, yıllar neleri getirir neleri götürür bilinmez ama eninde sonunda o dört duvar arasına dönüyor insan. Kalbinde ki hasarları, aklında ki kırıkları, iç dünyasında durmayan erozyonla eksilerek çoğalan ne varsa süpürüp görünmez bir halının altına, “Eve” dönüyor. Ve gün sonu hasar tespiti için, içe derince çekiliş vakti.

Yaşamak olgusunu sorgulamaktan yorulan zihinlerle ruhlar arası, muhtemelen kısa sürecek bir ateşkes ilanı.

Dağılan kalabalığın ardından, havaya karışmaya yüz tutan seslerin o yakıcı uğultularını süpürüyorum bir kenara. Sükûnet hırkasını giyiniyor mekan, dakikaların kovaladığı saatler azlediyor telaşı.

Sessizliğin hükmü ile uzun uzun daldığım sayfaları; kalemimin altını özenle çizdiği satırla başbaşa bırakıp kapatıyorum. “Hayatta olmak, yara izlerine sahip olmak demektir.”

Gün ve altı çizilen bu cümle, çayın buharına karışırken, kendi defterime not düştüğüm cümleye takılıyorum; “yedi katın yedisi de ayrı ayrı sökülüyor içimizde, söylesene dünya, tenimiz de soyulacak başka ne kaldı ki?”

Dünya basit ve yaşanılası bir küre oysa. İçinde kısa vadeli açılan hesaplarımız bire bin soru koyuyor önümüze ve bir yanlış beş doğruyu götürüyor. Çöküyor tüm taşıyıcı sistemimiz cevaplar arası.

Anlam yıkıntılarının altında elimiz. Uzanıp, sorgucu ruh mevsiminin o kararlı karanlığını benliğimize çekiyoruz mütemadiyen, taşıyoruz. Vadeli hesabımıza veda edene kadar taşıyoruz..

  • BIST 100

    17330,64%1,16
  • DOLAR

    43,70% -0,04
  • EURO

    51,84% -0,14
  • GRAM ALTIN

    6995,90% -1,11
  • Ç. ALTIN

    11672,76% -0,70
  • Pazartesi 11.6 ° / 7.9 ° Şiddetli yağmurlu
  • Salı 14.8 ° / 10 ° Bölgesel düzensiz yağmur yağışlı
  • Çarşamba 8 ° / 3.6 ° Bölgesel düzensiz yağmur yağışlı

İstanbul

16.02.2026

  • İMSAK 06:25
  • GÜNEŞ 07:51
  • ÖĞLE 13:23
  • İKİNDİ 16:17
  • AKŞAM 18:46
  • YATSI 20:06